Hepsi Bu

Dolunayın sakinliği
Mumun ateşine değiyor diye
Hasreti sarıyor beni
Mıknatıslı gözlerinin,
Hepsi bu

Uyumuşken tenhalarda
Şehrin ayak izleri,
Bir adam
Tozlu ayakkabıları,
Yırtık gömleğiyle
Sana şarkılar söylüyor,
Hepsi bu

Vardığım hiçbir yerde yoktu
Gözlerinin değdiği çiçekler,
Solup gidenlere soramam seni.
Onlar nerden bilsinler.
Tek söyledikleri;
Sevdiğin pembe giysiler.
Hepsi bu

Üşürdüm
Akşam serinliğinde
Hayaller kurardım hayata dair
Buğulanmış camlar
Çürümüş köprüler
Yenilgimin habercisi
Bir kurumuş yapraklar
Mahkûmdur sensizliğe
Bir de ben
Hepsi bu.

Gölgem; değse ayakucuna
Sen görmeyesin diye
Hep siyahlara bürünür,
Her gün pencereden bakan yaşlı kadının
Dudaklarına değen
Bir duasın
Hepsi bu.

Berrak bir nehir ararım
Takvimin solan yaprağında
Yoklarım yüzümde çizgileri
Aynalara karşıyım diye
İçinde adın geçen
Bir şiir okur zaman
Hepsi bu.

Özgür İnsana Müslüman Denir

İslam ve özgürlük kavramlarının yan yana gelmesi biraz tuhaf gelmiş olabilir. Aklımıza İslam’ın getirdiği sorumluluklar gelebilir hemen. Ancak bu sorumluluklar insanın özgür olmasına bir mani midir? Bunu anlamak için kelimenin etimolojilerini iyi bilmek şarttır. Örneğin özgür kelimesini ele alalım. Özgürlük; öz ve gür kelimelerinden gelmektedir. İnsanın özünden bahsedince o insanın kendisini, zatını anlarız. İnsanlardan ayrı bir anlam verdiğimizde nesneniz aslı, esası demektir. Cevher bu kelimenin tam karşılığıdır insan söz konusu olunca. Bir şeyin gür olması ise onda bolluk ve güçlü olmak anlamı taşıyor demektir. Yani özgür olmak insanın olarak bizim özümüzde, cevherimde, aslımızda, fıtratımızda olan şeyin fışkırması, serpilip hayat bulması demektir. Bu manada özgürlük insan olmanın bilincine varmak ve melek olma özentisini ve hayvan olma korkusunu bir yana bırakıp cevhere dönmemiz demektir.

Özgür olmak kendi halis, katışıksız ve arı vasıflarımızı baskılardan kurtarmak demektir. İşte Kur’an ve sünnet bu engellerin kaldırılmasında ve öze dönüş yolunda bize en güzel rehber olacaktır. Çünkü bu kaynaklar bize cevherimizi ve özgürlüğümüze düşman olan şeyleri göstermektedir. Diğer yandan kafirler öz denilince nefs anlarlar. Nefsini yani özünü gürleştirmek için sürekli nefsin istediklerini verdikleri için bizim öz kavramımız nefs manasında olmayacaktır. Çünkü nefsin gürlüğü onu doymak bilmez bir hınçla beslemek ve hiçbir zaman da doyuramamaktır.

Bizler Müslüman olduğumuz için özgür olma işaretlerini almış insanlarız. Ancak bu işaretleri de kaybetmemiz gayet mümkündür. Eğer biz de dünyanın veya çevrenin gösterdiği hedefler uğruna özümüzün gürlüğünü feda edersek biz de bu iki kaynağın( Kur’an ve Sünnet) bize gösterdiği hedeflerden sapmış olacağız. Çünkü özü gür olmayan insanların hakikate temas etmesi mümkün değildir. O, ancak dünya hayatında avunmayı ve dünya hayatı tarafından yüceltilmiş tatmin bölgesinde volta atmaya devam edecektir.

Nihayet özünü bilen, bir başka deyişle özünü beslemenin ne olduğunu bilen kişiler olmak zorundadır Müslümanlar. Ancak böyle bir durumda kurtuluş özden kopmamakla olacaktır. Son olarak özetlemek gerekirse; özgür insanlara Müslüman denir.

Müslümanın ve Diğerlerinin Özgürlük Anlayışı

Batı düşüncesinin özgürlük anlayışı dışsal, müslümanınki ise merkezidir. Yani batılılara göre hürriyet sınırları genişleyip daralabilen bir kavramdır. Eğer bir odada yaşamak zorunda iseler daha az hür ama iki katlı evde yaşamak zorundaysalar daha özgürdürler. Aynı şekilde uçakla seyahat ederken daha hür atla seyahat etmek zorunda olduklarında daha az hür olacaklardır. Ne kadar mala hükmediyorlarsa o kadar hürdürler aslında. Ancak Müslümanlar özgürlüğü böyle anlamazlar. Müslümanın özü çürüyebilir, sağlamlaşabilir, gürleşebilir hatta sönükleşebilir. Ama özümüz azalmaz veya çoğalmaz. Bizim özümüz Rabb’imizin bize verdiği cevherdir. Cevherimizin değerini bilirsek gürleşir, özgürleşiriz. Peki helal ve haramlar özgürlüğümüze mani değil midir? Aslında hayır. Çünkü onlar mevcudiyetimizi anlamamız için vardır. Varlık sebebimize yaklaşmak için bunlar olmazsa olmazlardır. Eğer bu sınırları bilmezsek yada kaybedersek, kimliğimizi, kişiliğimizi varoluş anlamımızı kaybederiz. Kainattaki yerimizi bize konulmuş olan sınırlar sayesinde kavrayabiliriz. Onlar bizim özümüzü gür, zihnimizi selim, bedenimizi küfrün karanlığından bağımsız kılacaktır.

Gitmene İzin Veremem

Gidişin haberini çabucak verdi gökte yıldızların gidişi
İlk ışıklar pencereleri geçip kalk der gibi
Yüzüne baktı geç kalmış adamın.
Dışarıda erken kalkmış yaşlı bir kadın
Yere serdiği bir bezin üzerinde
Ve bir incir ağacının gölgesinde
Göğe bakıp tarihi sorguluyordu
Arada bir kapatıp gözlerini
Ölmüş kocasına bir şeyler söylüyordu.

Pencereden bakıp zamanı geldi dedi, adam
Yavaş adımlarla elbise dolabına yöneldi
Daha dün ütülenmiş gömleğini sırtına geçirdi
Uykulu gözlerle 5 yaşındaki kızı ona bakıyordu
Sonra annesine sarılıp ağlamaya başladı, sessizce
Hazırdı, elinde çantası yola koyulma vaktiydi
Kapı eşiğine kadar bir sessizlik
Bir han kapısı büyüklüğünde hüzün.
Evin avlusunda son kez kucaklıyordu
Yalnızlığın soğuk bedenini
‘Gitmene izin veremem’ diyordu çocuk
‘Gitmene izin veremem, izin veremem’
Adam kızındaki gurura gülümsedi
Sonra kulağına eğilip ‘annen sana emanet’ diyebildi
Kız kapı eşiğini ayak tabanlarıyla dövüyordu
Annesine bakıyor, hüzünle karışık surat asıyordu
Adam zor gelmiş olsa da el salladı
Gidiyordu.

Yolda incir ağaçlarını saydı ilkin
Sonra ırmağın kenarındaki servileri
Dalga, önündekine sesleniyordu;
‘Gitmene izin veremem’
Yapraklar rüzgarın ayağına sarılmış
‘Gitmene izin veremem’
Adam içinden ‘Peşimi bırak’ diyordu
‘Kızım, gitmeme izin ver’
Dönüp arkasına bakıyordu
Bir tek gölge dahi yoktu
Bir tek fısıltı bile
Yürüyordu güneşe doğru
Ağaçların serinliğine sığınıyordu bazen
İçini yokluyordu, kızını hatırlayıp
Sağına soluna bakınıp, düşüncelerini susturuyordu
Kaçıyordu ağacın gölgelerine
Kökler ağacın gövdesine yapışmış
‘Gitmene izin veremem’

Birden ellerini düşündü kızının
Bir de ilk öptüğü anı karısını
Yanan dudaklarının farkına vardı
Koşar adım eve yöneldi ansızın
Bir sürpriz olsun diye gizlice sokuldu
Paslı bahçe kapısından,
İleride, kızı kapı eşiğinde oturuyor buldu
Çocuk gülümsedi, kucaklayıp babasını
Kulağına ‘Gitmene izin vermezdim’ diye fısıldadı.
‘Gitmene izin vermezdim’

Bir Ceylanın Hikayesi

Geceleyin
Bir başına
Güneşin varken dahi giremediği
Bir ormanda kaybolur ceylan.
Her yer gidilebilir, her yer gidilemez.
Bir yaprak ilişir gözüne ilkin
Sonra hep korktuğu gölgeler.
Derin bir nefes alır
Kaçmak ister korkularından
Her yer gidilemez, her yer gidilebilir.
Ayağı yere değdiği anlarda korkar ceylan
Takılıp kalmaktan
Bir karıncanın ezilen günahına
Güneşi görmek ister
Sessiz gecede, hiç gelmeyecek gibidir
Bir başınalık musallat olur
Güneş hiç gelmeyecek gibidir.

Parlar gözleri bir ateş böceğinin
Sokulur usulca bir dostluğun kapısına
Bir parlayan göz daha görünür
Hafif ıslak, sevinçten ağlayan
Sevinir ceylan
Bir dost bulmuştur derken
Bir anda ışık kaybolur cevherinden böceğin
Yine koşmaya başlar, nefessiz.

Tan yeri ağarıyor neredeyse
Ceylan biraz daha dayan
Bitmek üzere yalnızlığın
Ormanın kıyısına yanaşmıştır
Nefes nefese kalmışlığın dostluğuyla
Birden bir sıcaklık,
Kanı kaynıyor gibidir en kızgın ateşte.
Bir sıcaklık bir yerlerde
Sonra karanlık yine başucunda
‘Gitme’ der, ‘dostum güneş gitme.
Tüm gece seni aradım
Tam da bulmuştum aslında, gitme.’
Bir çift ayak sesi
Kırılan çalı sesleri
Yapraklarda hışırtılar
Ormanda sessizlik
Kanlanmış toprak
Barut kokusu
Kainatta bir çığlık
‘Dön evine avcı
Evine dön.’

Sonra Resulullah’ın Sesi Gelir

Yeni uyanmışlığın hantallığını üzerimdeydi
Uyuyor muydum, uyanık mıydım umurumda değil
Can dostum elini yüreğine dayayıp
‘Maksadın gerçekten irfansa,
Ve hikmetse aradığını kayıp hazine,
Muhammedi bir kurs lazım yarana’
Dedi ve tekrar başını elleri arasına alıp
Okumakta olduğu kitabın sayfalarına daldı.
Sanki hiç yazı nedir bilmeyen gönlüme
En kalın puntolarla bir kalem değdi.
Ücreti nedir diye sormak istiyordum aslında.
Sanki içimi okumuştu,
Tekrar elini kitabın sayfasına koydu
Yüzü gülüyordu sanki evet, gülümsedi
Ücreti dedi, bir tutam yürek.

Aslında bu yazı tufanla alakalı olacaktı. Ancak baktım artık tufanlar için bile geç kalmışız. Meğer zaman tufan sonrası. Bir dostum şöyle diyordu;

- Düşünüyorum da şu halimiz bildirildiğinde Allah Resul’üne her gün yüzünün aldığı şekli dehşete kapılıyorum.

Evet dehşete kapılmadan yaşayacak kadar düştükse yuh olsun ömrümüze. Sonra hatırladım Allah kendi resulünü üzer mi hiç? Günahlarımızın çoğu ona haber verilmiyordur. Ama daha kötüsü çıkmıyor mu karşımıza? Bizim ayıplarımızı Allah görünce –mecazen- onun yüzü nasıl oluyor? Nasıl helak olup yere geçmiyoruz? Aslında soru kendi cevabını içeriyor. Biz helak kavramını değiştirmişiz ondan tüm bu vurdumduymazlık. Helak sadece kulakları parçalayan ses, taş yağması, para yığması, sel, su ve hatta volkanik patlamalar bir de Ebabillerle mi olur? Bunu bu kadar basit mi algılayacağız? ‘Bir yerde tuğyan varsa tufan da oradadır.’ Sözüne kulak vermeden mi devam edeceğiz?

Aslında biz çoktan battık da farkında değiliz? Bir iki yanlış yapanı görünce ‘o, yerin dibine batmıştır’la özetlerken acaba aynalarımızı gizledik mi? Ahir zaman denilen vakitleri bataklık diye adlandırdık yüzyıllardır. Hep bataklıkları başka yerlerde arar olduk. Nihayetinde gerçek Pandora’nın kutusuna nasıl da sığdırılmış. En gizli yerlere sakladığımız günahlarımız onun içinde evet. Diyelim açıldı yanlışlıkla sonra biz nereye saklanacağız?

Hayır; ileride bileceksiniz. Yine, kella, ileride bileceksiniz.(Tekasür 3–4)

Yanılıyoruz. Biz tufan sonrasıyız. Ama tufanda unutulmuşuz. Hani ‘Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. (Tevbe 67) diyor ya Kuran. Allah bizi tufanda unuttu. Döndük baktık her adım çamur dolu. Meğer bataklıktan çıkmışız. Nasıl mı? Atılmışız oradan dahi. Meğer orası bile cennetmiş bize. Şimdi semadan bir ses gelse;

- Ey insanlar! Sizi bataklıktan çıkardık. Hak etmediğiniz şeyleri size vermek zulümdür.

Sonra Resulullah’ın sesi gelir;

- Bataklık yok ama bunlar -bizler- bataklığın kendileri olduğunun farkında değiller mi?

Bir Doğulunun Kayıp Tanrısı

Doğu’da tanrısının çok değerli bir heykeline sahip adamın hikayesi anlatılır. Belki saf altındandı belki de sadece onun için bu kadar değerliydi. Ama bir şekilde değerliydi. Her ne olursa olsun onu çaldırmaktan korktuğu için onu sandığında saklıyor sadece kutsal günlerde dışarı çıkarıyordu. Diğer zamanlarda bu heykel hep sandıkta kilitli kalıyordu.

Bir özel günün sabahı doğulu kalkıp sandığını açıp heykeli çıkarmaya niyetlenir. Ancak heykel orada yoktur. Adam göremediği heykelin dehşetinden dövüne dövüne sokaklarda feryat etmeye başlar. Sürekli ‘Tanrım çalınmış, Tanrım çalınmış’ diye bağırıyordu.

‘O’nu kaybettin mi?’ demiş komşusu. ‘Nihayet onu aramaya başlayacaksın, artık ibadetin anlamını anlarsın.’

Öyle demiyor muydu Hz. İbrahim (a.s);

“–Ey benim ve şu varlıkların yaratıcısı Rabbim! Her kim isen, seni bulmama yardım et!”

Peki, bizim baltalarımız putlarımızı kırdı mı, ibadetlerimizi sunduğumuz Allah tasviri nasıl? Belli günlerde Allah’ı (haşa) sandıklarımıza koyup bazı günlerde anmaya mı başladık? Biz de mi Sebt edindik?

‘Onları kurtarıp karaya çıkardığı zaman ise bir de bakarsın ki, Allah’a ortak koşuyorlar.’ (Ankebut 65)

Sonraki Sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.